Dedemin Anlatamadıkları
Zeki GÜRSU
29/07/2026
Çocukluğumda dedem, 1929 yılında Romanya'dan başlayıp daha sonra Bulgaristan'ın Kubrat ilçesine bağlı Madrevo köyüne uzanan yaşamını ve oradan Anavatan Türkiye'ye dönüş yolculuğunu anlatmak isterdi. O konuşmaya başladığında biz çocuklar için bunlar uzak ve sıkıcı hikâyelerdi.
Bizim dünyamız başkaydı.
Köyümüze elektriğin gelişi, akşamları ilk kez yanan ampuller, evlere bahçe çeşmesi yapılmadan önce köy çeşmesinden omuzlarda taşınan su, köye gelen ilk sinema, beyaz perdeye yansıyan siyah-beyaz filmler... Bizi heyecanlandıran bunlardı. Dedemin geçmişi ise bize çok uzak bir zamana ait gibiydi.
Bazen eski defterlerini çıkarırdı. Osmanlıca harflerle tuttuğu notları gösterir, "Bunlar benim için önemli olan şeyler." derdi. Yeni Türkçeyi okuyabiliyor ama yazamıyordu. O zamanlar bu durum bize ilginç gelir, üzerinde fazla durmazdık. Oysa o satırlar; geride bıraktığı hayatın, özlemlerinin ve hatıralarının sessiz tanıklarıydı.
Yıllar geçti...
Evlat sahibi oldum. Sorumluluğun, gelecek kaygısının ve insanın ailesi için neleri göze alabileceğinin ne demek olduğunu yaşamaya başladım. İşte o zaman dedemin anlattıkları birer hatıra olmaktan çıkıp gerçek bir hayat mücadelesine dönüştü.
Düşünmeye başladım...
Bir insan, anne ve babasını, kardeşlerini, akrabalarını ardında bırakarak bilinmez bir yolculuğa nasıl çıkar? Geride kalanların akıbetini her gün merak etmez mi? "Bir daha onları görebilecek miyim?" sorusu geceleri uykusunu kaçırmaz mı?
Hatırladığım kadarıyla dedem, askerlerin köy halkına büyük baskılar yaptığını anlatırdı. Geleceklerinden endişe ediyorlardı. Çocuklarının özgür bir vatanda yaşayabilmesi için sahip oldukları her şeyi geride bırakıp Anavatan Türkiye'ye göç etmeye karar vermişlerdi.
Bugün geriye dönüp baktığımda, dedemin aslında bize sadece bir göç hikâyesi anlatmadığını anlıyorum.
O; vatan hasretini, geride bırakılan mezarları, çocukluğunu, komşularını, anne ve babasının kokusunu, dönüp dönemeyeceğini bilmediği toprakları anlatıyormuş.
Biz ise sadece dinliyormuş gibi yapıyormuşuz.
Şimdi keşke o günlere dönebilsem...
Keşke bir akşam yine sobanın başına otursak da dedem aynı hikâyeyi baştan anlatsa. Ben de bu kez hiç sözünü kesmeden, tek bir ayrıntısını bile kaçırmadan dinlesem.
Çünkü artık biliyorum ki göç; yalnızca bir ülkeden başka bir ülkeye gitmek değildir.
Göç, insanın ömrü boyunca yüreğinde taşıdığı yarım kalmış bir özlemdir.